Bu Blogda Ara

8 Temmuz 2012 Pazar

The Great Masters

Resim sergisi dediğiniz; altlarında isim ve tarih yazılı tabloların sıralandığı uzun koridorlardır. Birkaç eleştirmen, sanatçı ve/veya bilirkişi bu tabloların başında dikilir. Bazıları aralarında eser sahibinin "dışa vurumculuğu"nu tartışır, teknikler hakkında kritik ederler. Bir grup ögrenci yanlarında öğretmenleriyle rehberi dinler gözükür, bitiş saati için heyecanlanırlar. Entelektüel çiftimiz de birbirinin gözünü boyama çabasındadır o sırada.

Şimdi yukarıda özetlediğim tüm bu klişeleri unutun. Resim sergileri artık böyle sıkıcı yerler değil. Tartıştığımız şey hala 1500'lerde yapılmış o aynı eser olabilir. Hala Leonardo'nun Son Akşam Yemeği'ndeki kutsal kaseyi, V şeklinin gizemini sorguluyor olabiliriz ama artık bunları yaparken de klasik yolların dışına çıkıyoruz.





THE GREAT MASTERS, İstanbul’da Tophane-i Amire’de Rönesans döneminin üç büyüğünü bir arada toplamış. Bunu da interaktif bir platformda sunmuş bize. Dokunmatik ekranlar, dönem icatlarını deneyimleyebilme, Vitruvius İnsanı ölçüm tablosu ve ve ve...


Bir anne çocuğuna, bir öğretmen öğrencisine Michelangelo'yu, Leonardo'yu, Raphael'i başka nasıl daha kolay öğretebilir ki? İsveçli bir sergi tasarım firmasının bu projesi örnek teşkil edici. Eğlenirken öğrenmek, öğrenirken eğlenmek bu yaşta bile güzel...


www.the-great-masters.com







8 Temmuz 2011 Cuma

Deniz, güneş ve hırsız!

Gözümü açıp kapatıncaya kadar bitmiş olan yaz tatilimde edindiğim deneyimler doğrultusunda çıkardığım dersler aynen şöyle:
Haziranın ilk haftası Ege’de havanın kötü olabileceğini düşünüp, tatil öncesinde yersiz stresler yaratmayın. Tecrübeyle sabitlenmistir ki, bu tarihlerde Bodrum alev alev yanmakta.
Her şey dahil konseptinde bir tatil yapacaksanız asla öncesinde midenizi küçültmeyin. Ama yok, endamım yürüsün yeter dediyseniz o zaman diyetin getirdikleri için şükredin. Gönlünüzce salının, yüzün, güneşlenin…
Tatilinizin üçüncü gününde, evinize hırsız girdiği ve her yeri talan ettiği haberini aldıysanız, paniklemeyin. Alan almış satan satmıştir bir kere. Akla zarar bir kaybınız yoksa kalan günlerinizi yakıp bir de tatilinizden olmayın. Zira bir laptop bir iki takı değil, hakkınız olan deniz ve güneşi arkada bırakıp gitmek asıl evlat acısı gibi çökecektir içinize.
Aksanına tahammül edemediğiniz bir lisanın, kalacağınız otel müşterilerinin çoğunun ana dili olma olasılığını şansa bırakmayın, araştırın. Yok araştırmadıysanız da, o zaman durumu fırsata çevirip bir iki kelime kapmaya çalışın. Kaldı ki Fransız bir grubun arasında kaldıysanız eğer, İngilizce kullanmanıza bile müsade etmeyeceklerinden şüpheniz olmasın.
PSP’de film izlemenin keyfi en iyi kumsalda çıkar. “Göçük altında iki dilim ekmekle bir hafta nasıl geçirilir”in derdine düşmemek için, siz siz olun belleği fullemeden kapıdan adımınızı atmayın.
Tek tip çiçek bahçesinde parmakla gosterilen böcek olmamak için yeni trend renk partilerine hazırlıklı olun, her renkten en az bir kıyafet atın bavula.
Son olarak; gecenin bir yarısı canınızın çektiği o enfes pizzayı sepetten sipariş edin. Tatil arkadaşınız, kendisini büyük bir online hizmet nimetiyle tanıştırdığınız için size hayran ve minnettar kalsın. Güzel dostluklar edinmiş olarak keyifle dönün evinize. Tabii tatil öncesi evin anahtarını komşunuza bırakmış olmalısınız. Yoksa döndüğünüzde birileri duman edilmiş evinizi toplamış olmayacaktır ki, bu da potansiyel ikinci bir depresyon anlamına gelir.
Şimdi, ağaç kokulariyla yıkanmış ciğerlerinize derin bir nefes çekerek kendinizi nadastan çıkartma vaktidir. Karamelize renginiz ise tek somut teselliniz…

1 Mayıs 2011 Pazar

Fit ama mutsuz mu, şişman ama mutlu mu?


Sizin de benim gibi mideniz yerine, zihniniz mi güzel yemeklerle dolu? Kokusuyla, terbiye etmeye çalıştığınız iradenizi zorlayan yemekler, yanı başınızda yeniyor, sizse sahte bir sükûnetle, bu sinir bozucu eylemin bir an evvel bitmesini mi bekliyorsunuz? İşiniz zor öyleyse! Sağlıklı beslenmeyi bir yaşam biçimi haline getirmediğiniz sürece, her yaz arifesi aynı sendroma girmeniz kaçınılmaz.
Diyete başlayalı sadece iki hafta oldu ama minik kepekli bir bisküvinin bile jelatini üzerinde yazan besin değerlerini hesaplamak zorunda olmaya şimdiden alıştım. Düşük kalorinin lezzete neden düşman olduğu sorusuysa hala kafamda yanıtlayamadıklarımdan. Ve, brokolinin değil, kuzu etinin masum olduğu bir diyara göç etmek gibi ütopik bir düşüncem var artık.
İçerik departmanında olmasaydım eğer, gözden uzak Cafe de Paris soslu bonfile, gönülden de ırak olurdu belki lakin göz görünce gönül pek de katlanamıyor işte. Önümde bir Çin restoranı menüsü, parmaklarımın ucunda istiridye soslu noodle’lar, kızarmış ördekler. Sepete doğru kayar gözler, ama yok, iç geçire geçire resimlere bakar kapatırım sayfaları. Sonrası, ilerleyen saatlerle verilen kıyasıya mücadele ve yoğun mutsuzluk duygusu.
Sabah tartının tepesine çöktüğünüzde ibrenin istikameti değişmemişse, yazık. Şimdi ya işe yaramadığı gerekçesiyle diyete son vereceksiniz ya da hırsınızı, geçen gün sayısıyla çarparak yola devam edeceksiniz. Yok, tartı birkaç gram eksik gösterdiyse aman ne ala! Bol malzemeli bir pizza üzerine likörle taçlandırılmış enfes bir tiramisunun vereceği o dingin tokluk hissinin yerini hiçbir şey tutmasa da aynanın huzuruna gururla çıkma vakti yavaştan yaklaşmış demektir.
Gerçi ben hala hangi tatmin hissinin daha çok heyecan uyandırdığına karar verebilmiş değilim. Bu konuda, zaman zaman birbiriyle çelişen ironik dürtülerim olsa bile, yazımın başlığı dikkatimi çekiyor. “Ama”larla bağlanmış kelimeler, durdukları sıralamayla, sanki gönlümde yatan aslanın sinyallerini vermiş…
Bunca yemek sohbetinden sonra şimdi, bol patates kızartmasıyla, rokfor soslu burger düştü aklıma. Biraz fitness, biraz pilatesle gönlümce yemeye devam etmeliyim bence. Yoksa ne feminen iç güdülerimden ne de bu insani doyum isteğimden vazgeçebileceğim. Üçüncü kombinasyonda karar kıldım zira: Fit ve mutlu! :)

27 Şubat 2011 Pazar

Frida Kahlo Pera Müzesinde

Tahta bacak lakabı, Meksikalı sanatçı Frida Kahlo'ya, küçükken geçirdiği çocuk felci sonucu bir bacağının özürlü kalması üzerine verilmişti. Omurga kemiklerinden cinsel organına kadar hasar almasına sebep olan otobüs kazası ise 19 yaşında hayatını değiştirmiş, geldiği durum sonucunda "Hasta değilim, sadece paramparçayım." dedirtecek acılar yaşatmıştır Frida'ya. Sonrasında 32 kez ameliyat edilmiş ancak 1954’te çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı kangren teşhisiyle kesilmiştir.

Kahlo hayatının önemli bir bölümünü geçirmiş olduğu yatağının tavanındaki aynaya bakarak çok sayıda otoportre yapmıştır. En iyi tanıdığı kişiyi, yani kendisini çizmeyi seviyordu Frida. Çok da istekli başlamamış da olsa, resim, ilerleyen dönemlerde onun ızdırabıyla mücadelesindeki en büyük desteği ve vazgeçilmezi olmuştu.

Çirkin dev ressam Diego Rivera ile inişli çıkışlı bir aşk ilişkisi yaşamış ancak ikinci kere evlendiği Rivera'dan sağlık sorunları nedeniyle bir çocuk sahibi olamamıştır. İlk çocuğunu aldırmak zorunda kalan Frida, sonrasında ardarda iki düşük yapmıştır ki; bir çok tablosuna konu olan bu manevi acı, yaşadığı sağlık sorunlarını bile neredeyse gölgede bırakmıştır.

Sürrealist tanımlamasından kendini uzak tutan Kahlo, eserlerinde gerçeküstü kavramları değil, acının ta kendisini resmettiğine inanıyordu. Frida Kahlo, 1954’te, bir akciğer hastalığı sebebiyle hayatını kaybetti. Son sözleri ise, o meşhur günlüğüne yazdığı şu cümleydi: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umarım.”

Onun tablolarına bakıp da, yaşadığı ruhsal ve bedensel acıyı hissetmemek sahiden mümkün değil. Bu yüzden, 20 Mart'a kadar Taksim Pera Müzesinde sergilenecek olan Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisini kaçırmayı hiç düşünmüyorum. Hafta sonu ilk işim Pera Müzesini ziyaret etmek olacak.


İşte bunlar da en sevdiğim Frida tabloları:

Frida Kahlo, The Love Embrace (1949)

Frida Kahlo, Without Hope (1945)

Frida Kahlo, Roots (1943)


23 Şubat 2011 Çarşamba

Ya Google'a harca ya Google için...

Son sürat globalleşen e-ticaret faaliyetleriyle internet pazarlama teknikleri her geçen gün çeşitleniyor ve yenilenen internet teknolojileriyle şekilleniyor. İlk internet reklamı olan banner reklamı, eliminasyonlarla doğru ve geniş kitlelere ulaşmanızı sağlayan e-mailing, haber içerikli online PR, yeni trend sosyal medya, satış ortaklıkları, akıllı linkler, Google Adwords reklamları ve SEO.

Adwords reklamlarında, anahtar kelimeler seçerek aramalarda nokta vuruşuyla hedef kitlenize nişan alabilirsiniz. Tıklama ve görüntülemeleri istatistiksel olarak takip edebilir, raporlamalarınızı hesabınız üzerinden yapabilirsiniz. Google'ın ücretsiz AdWords Editör uygulamasıyla da artık toplu şekilde kampanyalarınızı güncelleyebilirken aynı zamanda da çevrim dışı çalışabilirsiniz.

SEO ise, search engine optimization, yani arama motoru optimizasyonudur. Doğru kelimeleri doğru şekilde içeriğe yedirtmekle başlanır işe ama webmasterlardan profesyonel destek almadan başarılı olunamaz. Amaç, arama motorlarında kolay bulunmanızı ve arama sonuçlarında üst sıralarda yer almanızı sağlamaktır. Kimi üstatlar, şimdiki en iyi reyting alma yönteminin bu olduğu görüşündedirler.

Düşünüyorum da; Google bazen araç, bazen de amaç internet pazarında! Dolaylı ya da dolaysız, bu dünya devinin online markettingdeki önemi çok büyük. Bing vs. şimdilik hikaye...

19 Şubat 2011 Cumartesi

Neden İki ?



"Madem bir böbreğimizi, bizimle doku uyumu gösteren bir hastaya verebiliyoruz, o halde neden iki böbreğimiz var? 

İyi işlev gören sağlam bir böbrek aslında tek basına yeterlidir. Böbreklerimiz yaklaşık yarım kapasiteyle çalışırlar. Yanıt aslında soruda saklıdır: Belki de ihtiyaç olduğunda bağışlayabilmemiz için."


Kaynak: NTV Bilim, Sayı:20


Bilimle açıklanamayan bunun gibi birçok mistik olgu, soru işareti var hayatımızda. Kimisi verilerin ya da araştırmaların yetersizliğini, kimisi de doğaüstü kavramları sebep kabul eder.

Peki ya siz?