Bu Blogda Ara

8 Temmuz 2011 Cuma

Deniz, güneş ve hırsız!

Gözümü açıp kapatıncaya kadar bitmiş olan yaz tatilimde edindiğim deneyimler doğrultusunda çıkardığım dersler aynen şöyle:
Haziranın ilk haftası Ege’de havanın kötü olabileceğini düşünüp, tatil öncesinde yersiz stresler yaratmayın. Tecrübeyle sabitlenmistir ki, bu tarihlerde Bodrum alev alev yanmakta.
Her şey dahil konseptinde bir tatil yapacaksanız asla öncesinde midenizi küçültmeyin. Ama yok, endamım yürüsün yeter dediyseniz o zaman diyetin getirdikleri için şükredin. Gönlünüzce salının, yüzün, güneşlenin…
Tatilinizin üçüncü gününde, evinize hırsız girdiği ve her yeri talan ettiği haberini aldıysanız, paniklemeyin. Alan almış satan satmıştir bir kere. Akla zarar bir kaybınız yoksa kalan günlerinizi yakıp bir de tatilinizden olmayın. Zira bir laptop bir iki takı değil, hakkınız olan deniz ve güneşi arkada bırakıp gitmek asıl evlat acısı gibi çökecektir içinize.
Aksanına tahammül edemediğiniz bir lisanın, kalacağınız otel müşterilerinin çoğunun ana dili olma olasılığını şansa bırakmayın, araştırın. Yok araştırmadıysanız da, o zaman durumu fırsata çevirip bir iki kelime kapmaya çalışın. Kaldı ki Fransız bir grubun arasında kaldıysanız eğer, İngilizce kullanmanıza bile müsade etmeyeceklerinden şüpheniz olmasın.
PSP’de film izlemenin keyfi en iyi kumsalda çıkar. “Göçük altında iki dilim ekmekle bir hafta nasıl geçirilir”in derdine düşmemek için, siz siz olun belleği fullemeden kapıdan adımınızı atmayın.
Tek tip çiçek bahçesinde parmakla gosterilen böcek olmamak için yeni trend renk partilerine hazırlıklı olun, her renkten en az bir kıyafet atın bavula.
Son olarak; gecenin bir yarısı canınızın çektiği o enfes pizzayı sepetten sipariş edin. Tatil arkadaşınız, kendisini büyük bir online hizmet nimetiyle tanıştırdığınız için size hayran ve minnettar kalsın. Güzel dostluklar edinmiş olarak keyifle dönün evinize. Tabii tatil öncesi evin anahtarını komşunuza bırakmış olmalısınız. Yoksa döndüğünüzde birileri duman edilmiş evinizi toplamış olmayacaktır ki, bu da potansiyel ikinci bir depresyon anlamına gelir.
Şimdi, ağaç kokulariyla yıkanmış ciğerlerinize derin bir nefes çekerek kendinizi nadastan çıkartma vaktidir. Karamelize renginiz ise tek somut teselliniz…

1 Mayıs 2011 Pazar

Fit ama mutsuz mu, şişman ama mutlu mu?


Sizin de benim gibi mideniz yerine, zihniniz mi güzel yemeklerle dolu? Kokusuyla, terbiye etmeye çalıştığınız iradenizi zorlayan yemekler, yanı başınızda yeniyor, sizse sahte bir sükûnetle, bu sinir bozucu eylemin bir an evvel bitmesini mi bekliyorsunuz? İşiniz zor öyleyse! Sağlıklı beslenmeyi bir yaşam biçimi haline getirmediğiniz sürece, her yaz arifesi aynı sendroma girmeniz kaçınılmaz.
Diyete başlayalı sadece iki hafta oldu ama minik kepekli bir bisküvinin bile jelatini üzerinde yazan besin değerlerini hesaplamak zorunda olmaya şimdiden alıştım. Düşük kalorinin lezzete neden düşman olduğu sorusuysa hala kafamda yanıtlayamadıklarımdan. Ve, brokolinin değil, kuzu etinin masum olduğu bir diyara göç etmek gibi ütopik bir düşüncem var artık.
İçerik departmanında olmasaydım eğer, gözden uzak Cafe de Paris soslu bonfile, gönülden de ırak olurdu belki lakin göz görünce gönül pek de katlanamıyor işte. Önümde bir Çin restoranı menüsü, parmaklarımın ucunda istiridye soslu noodle’lar, kızarmış ördekler. Sepete doğru kayar gözler, ama yok, iç geçire geçire resimlere bakar kapatırım sayfaları. Sonrası, ilerleyen saatlerle verilen kıyasıya mücadele ve yoğun mutsuzluk duygusu.
Sabah tartının tepesine çöktüğünüzde ibrenin istikameti değişmemişse, yazık. Şimdi ya işe yaramadığı gerekçesiyle diyete son vereceksiniz ya da hırsınızı, geçen gün sayısıyla çarparak yola devam edeceksiniz. Yok, tartı birkaç gram eksik gösterdiyse aman ne ala! Bol malzemeli bir pizza üzerine likörle taçlandırılmış enfes bir tiramisunun vereceği o dingin tokluk hissinin yerini hiçbir şey tutmasa da aynanın huzuruna gururla çıkma vakti yavaştan yaklaşmış demektir.
Gerçi ben hala hangi tatmin hissinin daha çok heyecan uyandırdığına karar verebilmiş değilim. Bu konuda, zaman zaman birbiriyle çelişen ironik dürtülerim olsa bile, yazımın başlığı dikkatimi çekiyor. “Ama”larla bağlanmış kelimeler, durdukları sıralamayla, sanki gönlümde yatan aslanın sinyallerini vermiş…
Bunca yemek sohbetinden sonra şimdi, bol patates kızartmasıyla, rokfor soslu burger düştü aklıma. Biraz fitness, biraz pilatesle gönlümce yemeye devam etmeliyim bence. Yoksa ne feminen iç güdülerimden ne de bu insani doyum isteğimden vazgeçebileceğim. Üçüncü kombinasyonda karar kıldım zira: Fit ve mutlu! :)

27 Şubat 2011 Pazar

Frida Kahlo Pera Müzesinde

Tahta bacak lakabı, Meksikalı sanatçı Frida Kahlo'ya, küçükken geçirdiği çocuk felci sonucu bir bacağının özürlü kalması üzerine verilmişti. Omurga kemiklerinden cinsel organına kadar hasar almasına sebep olan otobüs kazası ise 19 yaşında hayatını değiştirmiş, geldiği durum sonucunda "Hasta değilim, sadece paramparçayım." dedirtecek acılar yaşatmıştır Frida'ya. Sonrasında 32 kez ameliyat edilmiş ancak 1954’te çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı kangren teşhisiyle kesilmiştir.

Kahlo hayatının önemli bir bölümünü geçirmiş olduğu yatağının tavanındaki aynaya bakarak çok sayıda otoportre yapmıştır. En iyi tanıdığı kişiyi, yani kendisini çizmeyi seviyordu Frida. Çok da istekli başlamamış da olsa, resim, ilerleyen dönemlerde onun ızdırabıyla mücadelesindeki en büyük desteği ve vazgeçilmezi olmuştu.

Çirkin dev ressam Diego Rivera ile inişli çıkışlı bir aşk ilişkisi yaşamış ancak ikinci kere evlendiği Rivera'dan sağlık sorunları nedeniyle bir çocuk sahibi olamamıştır. İlk çocuğunu aldırmak zorunda kalan Frida, sonrasında ardarda iki düşük yapmıştır ki; bir çok tablosuna konu olan bu manevi acı, yaşadığı sağlık sorunlarını bile neredeyse gölgede bırakmıştır.

Sürrealist tanımlamasından kendini uzak tutan Kahlo, eserlerinde gerçeküstü kavramları değil, acının ta kendisini resmettiğine inanıyordu. Frida Kahlo, 1954’te, bir akciğer hastalığı sebebiyle hayatını kaybetti. Son sözleri ise, o meşhur günlüğüne yazdığı şu cümleydi: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umarım.”

Onun tablolarına bakıp da, yaşadığı ruhsal ve bedensel acıyı hissetmemek sahiden mümkün değil. Bu yüzden, 20 Mart'a kadar Taksim Pera Müzesinde sergilenecek olan Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisini kaçırmayı hiç düşünmüyorum. Hafta sonu ilk işim Pera Müzesini ziyaret etmek olacak.


İşte bunlar da en sevdiğim Frida tabloları:

Frida Kahlo, The Love Embrace (1949)

Frida Kahlo, Without Hope (1945)

Frida Kahlo, Roots (1943)


23 Şubat 2011 Çarşamba

Ya Google'a harca ya Google için...

Son sürat globalleşen e-ticaret faaliyetleriyle internet pazarlama teknikleri her geçen gün çeşitleniyor ve yenilenen internet teknolojileriyle şekilleniyor. İlk internet reklamı olan banner reklamı, eliminasyonlarla doğru ve geniş kitlelere ulaşmanızı sağlayan e-mailing, haber içerikli online PR, yeni trend sosyal medya, satış ortaklıkları, akıllı linkler, Google Adwords reklamları ve SEO.

Adwords reklamlarında, anahtar kelimeler seçerek aramalarda nokta vuruşuyla hedef kitlenize nişan alabilirsiniz. Tıklama ve görüntülemeleri istatistiksel olarak takip edebilir, raporlamalarınızı hesabınız üzerinden yapabilirsiniz. Google'ın ücretsiz AdWords Editör uygulamasıyla da artık toplu şekilde kampanyalarınızı güncelleyebilirken aynı zamanda da çevrim dışı çalışabilirsiniz.

SEO ise, search engine optimization, yani arama motoru optimizasyonudur. Doğru kelimeleri doğru şekilde içeriğe yedirtmekle başlanır işe ama webmasterlardan profesyonel destek almadan başarılı olunamaz. Amaç, arama motorlarında kolay bulunmanızı ve arama sonuçlarında üst sıralarda yer almanızı sağlamaktır. Kimi üstatlar, şimdiki en iyi reyting alma yönteminin bu olduğu görüşündedirler.

Düşünüyorum da; Google bazen araç, bazen de amaç internet pazarında! Dolaylı ya da dolaysız, bu dünya devinin online markettingdeki önemi çok büyük. Bing vs. şimdilik hikaye...

19 Şubat 2011 Cumartesi

Neden İki ?



"Madem bir böbreğimizi, bizimle doku uyumu gösteren bir hastaya verebiliyoruz, o halde neden iki böbreğimiz var? 

İyi işlev gören sağlam bir böbrek aslında tek basına yeterlidir. Böbreklerimiz yaklaşık yarım kapasiteyle çalışırlar. Yanıt aslında soruda saklıdır: Belki de ihtiyaç olduğunda bağışlayabilmemiz için."


Kaynak: NTV Bilim, Sayı:20


Bilimle açıklanamayan bunun gibi birçok mistik olgu, soru işareti var hayatımızda. Kimisi verilerin ya da araştırmaların yetersizliğini, kimisi de doğaüstü kavramları sebep kabul eder.

Peki ya siz?



16 Şubat 2011 Çarşamba

Polyvore!


Giydikleriniz açık kimliklerinizdir. Bileğinizdeki saatin kadranı, ayakkabınızın rengi, t-shirtünüzün ufak bir dikiş detayı, aslında sizsiniz. Tüm bu seçimler tarzınızın, hatta felsefenizin birer aynası. Salaş bir Taksim müptelasının veya karakteristik bir Nişantaşı kadınının vermek istediği mesaj farklıdır, ama amacı aynı: Kim olduklarını gösterme istekleri!

Moda; giyim firmalarının, gardıroplarımızı belli aralıklarla değiştirmemizi istemelerinden doğan bir sonuç olsa da, tipik "modayla işim olmaz, yakışanı giyerim" söylemi genellikle uydurmadır. Modanın yenilikçi trendlerinden, deneysel stillerinden etkilenmemek mümkün değildir bence.



http://www.polyvore.com/

Ben çok seviyorum bu siteyi. Binlerce çeşit arasından seçimlerinizi yapıyor, kendi kombinasyonlarınızı oluşturabiliyorsun.

Bir de siz deneyin istedim...

15 Şubat 2011 Salı

Engelsiz Empresyonist

İzlenim: Gün Doğumu Claude Monet, 1872
Empresyonizm, sanatçının gördüğünü değil, gördüğü şeyin kendisinde bıraktığı izlenimi yapıtına aktarmasıyla ortaya çıkmış ilk büyük modern sanat akımıdır. Akıma adını veren "İzlenim: Gün Doğumu" eseriyle Claude Monet ve diğer değerli isimlerden Edgar Degas'ın önemli bir ortak noktası olduğunu öğrendim geçen gün. 

Her ikisi de görme bozukluğu yaşıyordu. Monet katarakt sorunu nedeniyle kırmızı görüşün hakim olduğu eserler ortaya koyuyordu. Degas da aynı şekilde retinal göz hastalığı sebebiyle keskin hatlara sahip olmayan, bulanık resimler.

Kimi eleştirmenlere göre bu ressamlar fiziksel sorunları nedeniyle, gerçek görüntüyü bozarak tuvallerine aktarıyor, izlenimcilik (empresyonizm) adı altında aslında bozuk bir görüntü yansıması oluşturuyorlardı ki bu, toplumun çirkin sanat eserleriyle yozlaştırılması anlamına geliyordu.

Evet belki gerçekten yeni üsluplar yaratılarak bu akımın başlamasına ya da şekillenmesine sebep olan önemli bir unsur, sanatçılarının sahip oldukları bu göz problemleriydi. Ve evet, belki Monet'in izlenimi değil, asıl gördükleriydi tuvale döktükleri. Ama şimdi düşününce; siz böyle bir kusurla, gördüklerinizi farklı çizim teknikleri kullanarak yorumlamaya cesaret edebilir miydiniz? Taktir edilesi bir azmin örneğidir bence bu. Benim çok önem verdiğim sürrealizmin temeli bu dönemde inşa edilmiştir.

Hem bakarsanız, sanatla sağlık sorunları arasındaki ilişkiye bir örnek de Salvador Dali ve süper gerçeküstü düşünselliği değil midir? Ona yakıştırılan dahi ve deli sıfatları haksız yere verilmemiştir. Ben onun gerçek anlamda ruhsal problemleri olduğuna ve bu psikolojik durumundan dolayı muhteşem sanat eserleri yarattığına inanıyorum. Başka bir gün sadece onu anlatmak isterim size...

Bu arada, değerli sanat tarihi hocam Haldun Hürel'in kulakları çınlasın...

14 Şubat 2011 Pazartesi

Body Valentine's Day :)

14 Şubat 2011

Sevgi kelebekleri her yerdeydi bugün. Ellerinde çiçekler, hediyeler... Öpüşüp koklaştılar orada burada.
İtiraf ediyorum: Biz de tüketen toplumun, sevişen birer üyesi olarak kapitalist hareketlerden pek de uzak duramadık maalesef. Ama bizim asıl gündem maddemiz Body Worlds gerilimiydi bugün. Hani şu, plastinasyon yöntemiyle korunan gerçek insan bedenlerinin sergilendiği sergi.

Gidersin gidemezsin, dayanırsın dayanamazsın derken, içeri girişimizle çıkışımızın toplam 15 dakika sürdüğünü fark ettim üzülerek. İnsan anotomisine ve sağlık konularına duyduğum bilgi açlığına rağmen, tıp terimleriyle bezenmiş organları, sistemleri inceleyip özümsemek yerine, sergi çıkışına asılmış panolardaki genel bilgilerle yetinmek zorunda kaldım. Eğer her m ² nin hakkını vererek doya doya gezinmek isterseniz, siz siz olun sakın kadavrafobik biriyle gitmeyin buraya.
Bu arada, uzun süredir Türkiye'de olan serginin son günü 27 Mart ona göre. Gerçi aklınızda bulunsun; giderayak ne koparırsak kardır gibi bir ticari düşünceyle olsa gerek, yarı yarıya indirim kuponları dağıtıyorlar bazı kanallarda. Yakalayabilirseniz ne ala!


İşte bunlar da günü kurtaran şaşırtıcı genel bilgiler:

*Gülümsemek 17 kası kullanırken, kaş çatmak 43 tane kullanır. ( Ama gülümseyecek sebepler bulmak nedense hep daha zordur>:/ )
*Kanın tüm vücuttaki dolaşımını tamamlaması sadece 23 sn sürer.
*Sadece soluyarak günde1/2 litre su kaybedersiniz.
*Aksırdığınızda bütün vücudunuzdaki bütün fonksiyonlar anlık olarak durur, hatta kalbiniz bile.
*Gülmek ve öksürmek, omurganıza, yürümek veya ayakta durmaktan daha fazla yük bindirir.
*Bir kadın, ömrü boyunca dünyaya 35 çocuk getirme kapasitesine sahiptir.
*Göz, tüm vücuttaki en hızlı tepki veren kastır. Saniyenin 100’de biri sürede kasılır.
*Vücuttaki en küçük kasın boyutu 1,3 mm’den azdır. Stapedius adındadır ve kulak zarından iç kulağa titreşimleri gönderen üzengi kemiğini harekete geçirir.
*Dil, vücuttaki en güçlü kaslardan biridir.
*Çene kemiğiniz vücuttaki en sert kemiktir.
*Doğduğunuzda 350 kemiğiniz vardı. Çocukluk evresinden sonra 144 tanesi birbirine kaynadı.
*Hemen hemen 7 yılda bir, vücudunuz bir tam iskelete denk olacak şekilde yenilenir. 
*Kalp, vücuttan çıkarılsa da atmaya devam eder. Parçalara bölünse bile kaslar atmayı sürdürür.
*Kalp, saate 284 litreden fazla kan pompalar
*İnsan vücudunda neredeyse 96.500 km kan damarı bulunur.
*Alyuvarlar saniyede 2 milyon adet hızında oluşurlar.
*Beyin, ölümden yaklaşık 37 saat sonrasına kadar elektrik dalgaları ile sinyal göndermeyi sürdürür.
*Ortalama olarak yemeğin özefagustan (yemek borusundan) aşağı inmesi 8 saniye sürer, ince bağırsakta kalması 3-5 saat, kalın bağırsakta ise 3-4 gün kalır.
*30 yaşın altındaki insanlar, 80 yaşın üstündekilere göre iki kat fazla oksijen alırlar.
*Bir yetişkinin ağırlığının % 60’ından fazlası sudur.

13 Şubat 2011 Pazar

uTorrent meTorrent!

Son birkaç aydır kullandığım ve daha önce download etmediğim için uzun süre pişmanlık duyduğum, süper faydalı bir yazılım harikası  utorrent.  Doğru kullandığınız müddetçe güvenli ve pratik. Ayrıca çok da hızlı.
Şiddetle tavsiye ediyorum!

 

"Torrent bir paylaşım teknolojisidir. Normalde internet üzerinden bir dosya indirmek istediğinizde bilgisayarınız bir sunucuya istek yollar. Sunucu büyük otomatik bir dolap gibidir. Sizin dosyanızı bulur ve size yollar. Torrent'te ise bir dosya indirmek istediğinizde, önce bir torrent sitesine gidersiniz. Bu sitede adresler mevcuttur. Sizin indirmek istediğiniz dosyanın kimlerde olduğunun bir listesini size yollar. Bilgisayarınızdaki torrent yazılımı da bu listeye bakar ve sırayla bu listedekilere bize şu dosya lazım der. Sonrasında dosya inmeye başlar. Torrent'in farkı, dosyayı indirirken bir değil birçok kişiden birden indirmesidir. Bu arada dosyanın sizde olduğu kadarını da paylaşmaya başlarsınız."

Önerilen en iyi torrent siteleri :  DemonoidTorrentbox, 1337x  ve  H33t



"Torrent yazılımından memnun olmayanlar için qBittorent
 

İnternette çok sayıda BitTorrent istemcisi mevcut. Birçok seçenekle karşı karşıya kaldığınızda işin içinden çıkmak bazen zor olabilir. qBittorrent adındaki Bittorrent istemcisi ise farklı bir yaklaşıma sahip: uTorrent'in ününün farkında olan qBittorrent geliştiricileri, işletim sistemi fark etmeksizin her platformda çalışacak benzer bir istemci meydana getirmişler.
Şu an bazı özellikleri eksik olsa da istemcinin altyapısı tamamlanmış ve size indirmelerinizi yönetecek sağlam bir araç sunuyor. Program temiz, karmaşık olmayan bir arayüze sahip.
qBittorrent'in uTorrent'le karşılaştırıldığında en önemli eksiği genişletilebilirliği. uTorrent için birçok uygulama mevcut ancak qBittorrent şu an sadece arama motoru eklentilerini destekliyor. Ancak Torrent istemcinizde onlarca fazladan özellik aramıyorsanız bu sizi rahatsız etmeyecektir. Program alternatif hız limitleri, planlayıcı gibi diğer istemcilerin eklentilerle sahip olduğu özelliklere kendinden sahip."

Kaynak: chip.com.tr

2011 Dünya Şampiyonası İçin Geri Sayım Başladı

Bir parfümün kokusu ya da bir şarkının tınısı çok uzaklara götürür bazen. Seni başka, diğerini başka yerlere ama. Algılar başkadır çünkü... Mesela ben, The Godfather'ın soundtrackini dinlerken bir mafya babasının tehlikeli oyunları içinde değil, burnumda buz gibi bir hava, sıcacık bir dansın ortasında buluveririm kendimi. Patinaj şampiyonlarını tanımlarken spor demeye hiç dilim varmaz da. Soluksuz izlediğim o ayak oyunları, tüm artistik hareketler, hatta atlayışlar bile, değil bir spor, bir dans türü, hatta bir sanattır benim gözümde.

Hocası Mishin'in kulaklarını, boynuzlarıyla çoktan geçmiş Plushenko'yu izledik 2010 Avrupa Artistik Patinaj Şampiyonasında. Uzun bir aradan sonra geri dönüşüyle, tahtın asıl sahibinin ta kendisi olduğunu gösterdi. Bilen bilir; o, zor kombine atlayışların adamıdır ve Biellmann spinini yapabilen tek erkek buz patencidir. Onunla ilgili en büyük umudum, ilerde bir gün ona has bir tekniğe kendi adının verilmesidir.


Bir de Stephane Lambieller, Brian Joubertler vardır ki, onlar da hiç küçümsenmeyecek sporculardır. Joubert teknik hareketleri ve yarışmalardaki hırsıyla, Lambiel ise vücudunun esnekliği ve mükemmel estetik tarzıyla bilinir. Bir dönemin en sıkı rakipleri, şu son şampiyonada da yine ezeli taht kavgasına soyundular. Amma velakin, Evgeni Plushenko 91.30 puan ile dünya rekorunu kırarak iki veliahdımızı da ekarte etti. İkinciliği Lambiel, üçüncülüğü ise gümüşe talim etmek zorunda kaldığı için sinir küpüne dönen Joubert aldı.

Üç büyükler dendiğinde aklına "tek şey" gelen toplumumda, buz pateni için, Beethoven ya da Bach klasikleri eşliğinde yapılan teknik jumplar algısı yaratılmış. İşin eğlencesi, estetiği tamamen göz ardı edilmiş nedense. Bir dönem prime timeda yayınlanan bir tv yarışması sayesinde oldukça popülarite kazanmıştı halbuki. O sıralarda açılan puz pisti sayısını, Türk sporculara verilen sponsorluk desteklerini hatırlıyorum da, hepsi, iki üç ünlünün kamuda yarattığı buz pateni aşkından mıydı yani? Balon aşk söndü, aynı ilgisiz sonla buluştuk nihayetinde. Bu benim için gerçekten üzücü.

21 Mart 2011'de Japonya'da başlayacak Dünya Şampiyonası için duyduğum heyecanı sizlerle paylaşmak istemiştim aslında. Bir gün artistik patinaj kritiklerinin de yapıldığı bir tv şovu göremeyecek olsam da, en azından bir kaç arkadaşımla patencilerin, sergiledikleri programların üzerine sohbet edebilmek isterim. Bunun için üç renkli video seçtim size üç büyüklerden. Umarım seversiniz. Umarım birlikte izleriz Dünya Şampiyonasını.










11 Şubat 2011 Cuma

Panorama 1453






31 Ocak 2011

Panorama 1453 Tarih Müzesindeydim. Şu son zamanların çok meşhur kupon sitelerinden biri sayesinde haberim oldu bu projeden. Kredi kartı ekstremin neredeyse yarısı bu sitelerden charge edildiği için içten içe bir nefret duysam da, yoğun iş temposu arasında haberdar olamadığım birçok etkinlik, aktivite bilgisi, kışkırtıcı indirim avantajlarıyla  posta kutuma düştüğünde mutlu oluyorum, nefretim diniyor :) Hele de aldığım kuponu kullandığımda paramın ve harcadığım zamanın karşılığını alabilmişsem.

Panora 1453 de bunlardan biriydi işte. Giriş; Fatih Sultan Mehmed'i, fethi ve dönemi anlatan tablolarla çevrili. Audio guide cihazı kiralayarak sesli anlatımları dinleyebiliyorsunuz. Gerçi bana sorarsanız bu part için pek gerek yok. Eğer okumaktan sıkılmayanlardansanız, uzun süre ayakta kalmak da dizlerinizi zorlamayacaksa tabloların yanlarındaki açıklamalar oldukça doyurucu. Resim çalışmaları ve LCD ekrandan verilen video sunumlarını tamamladıktan sonra, "gök kubbe", merdivenlerin yukarısında sizleri bekliyor.

Merdivenlerin sonunda kendinizi İstanbul'un fethinde buluveriyorsunuz. Şaşırmayın sakın! Ziyaretçilerin gezinebilecekleri yuvarlak alan, savaşta kullanılmış materyallerin bire bir taklitleriyle dolu bir toprak parçasıyla çevrili. Alanın bitiminde ise müzeyi dillere destan kılan panoramik çizim başlıyor. Eğer etten kemikten bir rehber size eşlik etmiyorsa işte burada audio guide cihazınız gerçek anlamda işe yarıyor. Cihazın alıcısı sayesinde önünde bulunduğunuz görsel dile geliyor ve başlıyor anlatmaya...

Bir çağın bitip yeni bir çağın başlamasına sebep olan bu çok önemli tarih olayı, boyutlu bir anlatım ve arka planda çalan Osmanlı müzikleriyle hafızanızda yer ediyor olacak. Tabii eğer giderseniz.

Ve son olarak; böyle bir kültür faaliyeti ile tanışmama sebep olan o fırsat sitesine ve bugün burda bu muhteşem şehirde yaşamama imkan tanıdığı için Fatih Sultan Mehmed'e sonsuz teşekkür ediyor, Panoramik müzenin maketi ve resmi sitesinden bir alıntı ile noktalıyorum yazımı.



ESKADER, İstanbul’un fethini görsel bir şölenle canlandıran ve açıldığı günden bu yana ziyaretçi rekorları kıran Panorama 1453 Tarih Müzesi’ni  “Yılın En İyi Müzesi” seçti. Dünyanın ‘tek tam panoramik müzesi’ olma unvanını taşıyan Panorama 1453, modern müzecilik uygulamaları ve ziyaretçi memnuniyetinden dolayı bu ödüle layık bulundu.